Türkiye’de bir film festivalinin ne olduğuna dair yerleşik imgeler var: Kırmızı halılar, sponsor panoları, aceleyle yapılan söyleşiler ve filmlerden çok “sektör”ün konuşulduğu salonlar. Ücretsiz, yarışmasız ve sponsorsuz yapısıyla İşçi Filmleri Festivali, yirmi yıldır gönüllü emeğiyle varlığını sürdüren ender kültürel oluşumlardan biri.
Festivalin Kuşadası ayağı ise son üç yılda, turizm odaklı bir sahil kasabasında sinemanın kamusal ve politik bir karşılaşma alanı olarak nasıl yeniden kurulabileceğine dair dikkat çekici bir deneyim sundu. Festival, üç yıl boyunca sinemayı yalnızca estetik bir ifade alanı olarak değil, toplumsal hafıza, politik mücadele ve kolektif düşünme pratiği olarak ele alan yapısıyla öne çıktı.
Kruvaziyer gemi turizminin önemli bir merkezi olan Kuşadası, yılın büyük bölümünde kültür-sanat etkinliklerinin sınırlı olduğu, sinema salonu açısından da şanslı sayılmayacak bir yer. İşçi Filmleri Festivali’nin KUAKMER (F. Özel Arabul Kültür Merkezi) avlusunda gerçekleştirilmesi, bu nedenle ayrı bir önem taşıyor.
Festivalin Kuşadası’ndaki ilk yılı, KUAKMER avlusunda gerçekleşen açıkhava gösterimleri, sinemayı kapalı ve izole salonlardan çıkararak, kentle temas hâlinde bir deneyime dönüştürdü. Bu durum, sinemayı gündelik hayatın dışında konumlanan “özel” bir etkinlik olmaktan çıkarıp, kamusal alanda paylaşılan bir pratik hâline getirdi. Hem de nostaljiye kapılmadan…
İkinci yıl, (yani festivalin 19. yılında) Kuşadası gösterimleri, sinema tarihinin farklı politik damarlarıyla doğrudan temas kuran bir seçki sundu. Aki Kaurismäki’nin Kibritçi Kız ve Cennetteki Gölgeler filmleri, bu bağlamda önemli bir yer tuttu. Kaurismäki’nin minimalist sinema dili, durağan kadrajları ve neredeyse ifadesiz karakterleri, işçi sınıfının gündelik hayattaki görünmezliğini melodrama başvurmadan aktarır. Bu filmler, Kuşadası’nda, güncel emek tartışmalarıyla ilişkilenen politik alegoriler olarak yeniden okundu.
Belgesel seçkisi ise yerel ve kolektif hafızaya odaklandı. Uğurcan Taylan Adıyaman’ın Akdeniz’den Ege’ye Tahtacılar belgeseli, Tahtacı Alevilerinin yaşam pratiklerini aktarırken, etnografik sinemanın temsil sorunlarını da gündeme taşıdı. Gösterim sonrası Tahtacı Kültür Dernekleri Federasyonu Genel Başkanı Yolcu Bilgiç’in katılımıyla yapılan söyleşi, filmin kültürel ve politik bağlamını derinleştirdi.
Aynı yıl gösterilen Önder Esmer imzalı Aşk, Ateş ve Anarşi Günleri: Türk Sinemateki ve Onat Kutlar belgeseli ise Türkiye’de sinema kültürünün entelektüel tarihine odaklanarak, sinematek fikrini politik bir kültürel müdahale olarak yeniden düşünmeye açtı. Bu film, Kuşadası’ndaki izleyici için sinemanın yalnızca film üretmekten ibaret olmayan bir mücadele alanı olduğunu hatırlatan önemli bir referans noktasıydı.
Programın merkezinde yer alan Komünist Osman belgeseli ise Osman Özgüven’in Dikili Belediye Başkanlığı döneminde hayata geçirdiği kamucu belediyecilik pratiğini odağına alıyordu. Film, ücretsiz su, kooperatifleşme ve halkın yönetime doğrudan katılımı gibi uygulamaları, nostaljik bir başarı anlatısına indirgemeden, yerel yönetimlerin neoliberal belediyecilik anlayışına karşı nasıl alternatif bir siyasal alan üretebileceğini tartışmaya açıyordu.
20. İşçi Filmleri Festivali’nin Kuşadası gösterimleri ise festivalin politik çerçevesinin en açık biçimde görünür olduğu yıl oldu. Program, Türkiye’nin yakın tarihine ve kamusal hafızasına odaklanan belgesellerle açıldı. Taşkın Çağatay Yamen’in yönettiği Son Enstitülüler, Köy Enstitüleri deneyimini merkeze alarak, eğitim ve kamusallık üzerine tarihsel bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı. Belgesel, tanıklıklara dayalı anlatısı ve arşiv kullanımıyla önemli bir belleksel alan açsa da, Köy Enstitüleri etrafında yıllardır süren ideolojik ve pedagojik tartışmalara yeterince mesafe alamadığı anlarda, eleştirel derinlik bakımından sınırlı bir çerçevede kalıyor. Gösterim sonrası Taşkın Çağatay Yamen’in katılımıyla gerçekleşen söyleşi ise, filmin bu sınırlılıklarının izleyici tarafından açıkça tartışılabildiği, yapım sürecine ve tarih yazımına dair soruların dolaşıma girdiği verimli bir alan yarattı.
Aynı yıl festivalin sınır aşan politik hattı da belirginleşti. Gösterimler öncesinde, savaş karşıtı mücadelenin önemli isimlerinden Rudi Friedrich anıldı; Şalom – Selam – Barış filminin yönetmeni Alexia Tsouni’nin Filistin halkıyla dayanışma çağrısı içeren mesajı, European Bureau for Conscientious Objection’ın başkan yardımcılarından Merve Arkun aracılığıyla izleyicilerle paylaşıldı. Bu anmalar ve mesajlar, festival mekânını yalnızca bir gösterim alanı değil, güncel politik meselelerle doğrudan temas eden bir kamusal tartışma zeminine dönüştürdü.
Kısa film seçkisi ise biçimsel ve tematik çeşitliliğiyle dikkat çekti. Danışman, Mükemmel ve Gukla gibi filmler, annelik, güvencesiz emek ve kurumsal yabancılaşma temalarını alegorik anlatılar ve minimal estetik tercihleriyle ele alıyordu. Gösterimler sonrasında, Danışman filminin yardımcı yönetmeni ve senaristlerinden Fulya Özcan ile Gukla’nın yönetmenleri Emine Uysal Berger, Özgür Ceylan ve filmin efekt süpervizörü Markus Berger’in katılımıyla yapılan söyleşiler, filmlerin politik ve biçimsel tercihlerini daha görünür kıldı.
Festival, adında “işçi” kelimesini taşısa da programı ve politik duruşuyla emek meselesini, Kürt mücadelesinden feminizme, LGBTİ+ hareketinden savaş karşıtı politikalara uzanan geniş bir bağlam içinde ele alıyor. Bu yaklaşım, festivali yalnızca işçi sınıfının temsiline odaklanan bir çerçevede bırakmıyor, toplumsal mücadelelerin kesişim alanı olarak da anlayabileceğimiz bir noktaya taşıyor. Çünkü festival, sinemayı yalnızca hikâye anlatan bir araç olarak değil, farklı baskı rejimleri arasında bağ kuran bir düşünme pratiği olarak konumlandırıyor. Kürt coğrafyasından gelen anlatılar, patriyarkal düzeni sorgulayan filmler ya da heteronormatif yapıları ifşa eden kısa filmler, festival programında yan yana geldiğinde, sinemanın tek bir mücadeleyi değil, mücadeleler arasındaki sürekliliği görünür kılma kapasitesi açığa çıkıyor. Bu yan yanalık, sinemayı temsilden çok ilişkisellik üzerinden okuyan bir politik duruşu ortaya koyuyor.
Kuşadası’nda son üç yıldır KUAKMER ve festival gönüllülerinin emeğiyle kurulan bu karşı-alan, kültür endüstrisinin giderek daralttığı ifade imkânlarına karşı, sinemanın hâlâ kolektif bir söz üretme gücüne sahip olduğunu hatırlatıyor. İşçi Filmleri Festivali, bu anlamda yalnızca bir film festivali değil; hafıza, dayanışma ve direniş arasında kurulan sürekliliğin sinemasal bir ifadesi olarak okunmayı hak ediyor.