Geçen yıl vizyona giren “Bugonia”, Yorgos Lanthimos’un filmin başrollerinden Emma Stone ile dördüncü ve ayrıca yönetmenin film çekmeye ara verme kararı aldığı son filmi. Lanthimos’un filmografisine bakıldığında önceki filmlerinden konu ve biçim olarak pek ayırt edilmeyen ve genel tarzını da sürdürdüğü bir film olarak Bugonia kendini gösterse de birtakım farklılıklar yok değil. Film, bir çift kuzenin komplo teorileri üzerine konuşmalarıyla başlıyor; bir yandan arı kovanlarıyla da ilgilenirken. Komplo teorileri derken aslında dünyadaki sisteme dair bir fikirleri var. Andromeda galaksisine ait olan uzaylılar dünyayı yönetmektedir. Bu uzaylılar dünyaya entegre olmuş halde arı florasını yok etmekle dünyanın sonunu da getirme çabasındadır, bunu yaparken de bir sömürü biçimini uygulamaktadır. Bu sistemin mücessem insan formundaki kişisi de Emma Stone’un oynadığı Michelle Fuller’dir ki o da dünya çapında büyük bir ilaç firmasının CEO’sudur. Dünyayı kurtarmanın yolu ise dört gün sonraki ay tutulmasına kadar CEO’yu yani uzaylıyı kaçırıp bir şekilde ikna da ederek Andromedalı uzaylıları dünyadan defetmektir. Bunu Teddy ve kuzeni Don yapacaktır; Teddy aynı zamanda ilaç firmasında çalışan bir işçidir, bu plana yıllarını vermiştir. Don ise ona katılmıştır, bu yoldaki bir askerdir ve Teddy’nin direktiflerini uygular.
Lanthimos’un önceki filmlerine nazaran bu filmin farklılığı şurada; önceki filmlerinde karakterlerin sade bir fikir üzerinden yabancılaşmasını ele alıp çevresindeki evreni de bu fikrin üzerinden biçimlendiriyordu. Örneğin belli bir yaşa kadar ya bir partner edinirsiniz; edinemezseniz sizi bir otele kapatırlar ve orada edinirsiniz, orada da edinemezseniz sizi bir hayvana dönüştürürler. Lobster filminde böyle bir fikir üzerinden bir evren yaratılır ve bu evrenin içindeki karakterin yabancılaşmasını, sıkışmışlığını fikrin absürtlüğüyle paralel bir şekilde izleriz. Bugonia’da ise bir meta öykü, bir komplo teorisi bize baştan veriliyor. Bu tasarım içerisinde karakterleri sistemin içerisine ve onların sistemle çelişkilerine uygun bir şekilde yerleştirmek filmin kendisi haline geliyor. Örneğin filmin ilerleyen kısımlarında öğreniyoruz ki Teddy’nin asıl çelişkisi Fuller’in CEO’su olduğu şirketin annesini kobay olarak kullanırken yanlış deneyler sonucunda bitkisel hayata mahkum etmesi. Yine de Teddy bunu bireysel bir intikam olarak almıyor; kişisel menfaatini kamusal menfaat haline getiriyor ve Don’a da hep amaçlarının aslında dünyayı kurtarmak olduğunu söylüyor. Tabi izleyici özellikle CEO’nun rehin tutulduğu sahnelerdeki konuşmalarda, CEO’nun tamamen rasyonel açılımlarıyla, Teddy’e histerik bir komplo teorisyeni gözüyle ve acımayla bakıyor. Bugonia, Epstein dosyalarıyla birlikte bu sene vizyona girseydi Teddy’e yaklaşımımız nasıl olurdu, muhtemelen bu şekilde olmazdı. Yine de buradaki kafa karışıklığı sadece Teddy’nin değil; hem izleyicinin hem de yönetmenin. Filmin sonunun ters köşe noktasındaki duygusu komplo teorisyenlerinin koltuklarını kabartırken izleyicinin de teorinin aslında komplo olmadığı hakikatini yüzüne çarpıyor. Ne var ki Lanthimos’un bu kafa karışıklığı filmde beklenen, olması gereken vurucu sonu yaratmasına da engel oluyor.
Kutsal Geyiğin Ölümü filminde, eski bir mitin modernize edilerek Dionysosçu intikam biçimiyle hortlaması ve intikam duygusunu yaratan adaleti sağlama dürtüsünün biz modern akıllarda yarattığı absürtlük zaten filmin de taşıyıcı izleği oluyordu. Bugonia’daki eksiklik ve aslında yönetmenin de kafa karışıklığı, yine aynı tandansın zaten modern bir mit olarak sunulan –kapitalist uzaylı istilası- meta öykünün bilindikliği ve sıradanlığı. Bu noktada John Carpenter’ın “They Live” filmi açıklayıcı olabilir. Dünyadaki bütün kapitalist ve türevleri uzaylıdır, işçi sınıfı onları bir gözlük vasıtasıyla görebilir ve sonrasında onlara karşı bir örgütlü mücadele başlar. Kapitalistlerin uzaylı olması ise sonrasında adeta bir laytmotif olarak kalır. Lanthimos ise Teddy’i tamamen eskatolojik bir anlayışla bizlere mesih ve kuzeni Don’u da onun sadık müridi olarak sunmakla hem onları, hem de koca bir kapitalist sistemi karikatür düzeyinde gösterir. Halbuki gerçek olan kapitalist düzen, kurgu olan uzaylı istilası olmalıdır.
Daha uzun bir yazının konusu olmakla filmden olumlu vurgu olarak CEO’nun nazik şiddetinin gerçekçi bir şekilde gösterildiğini söyleyebiliriz. “İsteyen 17.30’da işten ayrılabilir ama işiniz varsa da işyerinde kalın!” ya da mahzende, “tarafların konuşmalarını fazla mesai ücretinin neden yatmadığını soran işçiyle” “neden yatmadığını mantıklı bir şekilde anlatan İnsan Kaynakları Müdürü” arasında geçen konuşmalar şeklinde izleyebiliriz. Yine de aslında ancak kapitalist eleştiri olarak alımlanabilecek bir konunun böyle bir tercihte bulunmayarak anlatılması, tüm görsel başarılarına ve Ari Aster’e rağmen totalde filmin başarısız olarak kalmasına neden oluyor.