İşçi Filmleri Festivali, Türkiye’de filminizi sansürlemeyeceğinden emin olduğunuz sayılı festivallerden. Bu anlamda emek kavramının kısıtlayıcı olmadığının, tüm özgürlük arzularını, dilleri, cinsiyetleri basitçe kapsamaktan öte onların güvencesi olduğunun da kanıtı. Neoliberal kültür yapıları kendilerini kapsayıcı olarak sunmaktan hoşlanır, ama devletin koyduğu sınırlar içinde bir kapsayıcılıktır bu. Devletin aparatları filminizi hedef gösterdiğinde, bilirsiniz ki ilk odayı terk edecek olan sermayedir, sponsorlardır, şirketlerdir; o çok kapsayıcı festival de onların peşinden gider. İşçi Filmleri Festivali, tabandan örgütlenmenin kültür alanında bir örneğini gerçekleştirerek bu kısıtlayıcı modellere ihtiyacımız olmadığını gösterdi.
2023’te Aylin Kuryel’le birlikte yaptığımız Ulysses Çevirmek (Wergerandina Ulyssesê) filmi, İstanbul Film Festivali’nde örtük bir sansüre uğradı. Bize festival yönetiminin dediği şuydu: Önümüzde genel seçimler var, risk alamayız. İstanbul Film Festivali’nin bugün çok öne çıkarılmayan tematik bir yaklaşımı vardır, gerek programında gerekse Altın Lale yarışmasında “sanat üzerine” yapılmış filmlere öncelik verir. Ulysses Çevirmek de Kawa Nemir’in James Joyce’un Ulysses romanını Kürtçeye çevirmesi üzerine, Joyce-vari kolaj tekniklerini de kullanan bir belgesel. Denir ki “sanat” sınıflar ötesidir, ideoloji ötesidir, tüm dilleri ve formları kucaklar. Öyle olmadığını gördük; sanat seçim endeksliymiş. Documentarist ve İşçi Filmleri Festivalleri gibi arkasında sermaye olmayan, emek gücüyle gerçekleştirilen festivaller ise Ulysses Çevirmek’i sahiplendi. Documentarist sayesinde İstanbul ve Hatay’da, deprem bölgesinde, İşçi Filmleri Festivali sayesinde Mersin’de, Lüleburgaz’da, İzmir’de, İstanbul’da gösterildi filmimiz. Birileri 90’larda “tarihin sonu” geldi demişti ya, işte size tarihin sonu: Joyce’un Ulysses’i, modernist edebiyatın bu “çevrilemez” denen eseri, yayınlanışının 100. yılında Kürtçe çevirisiyle yayınlanıyor, belgeselini yapıyoruz ve sahiplenen sanat sermayesi değil emek oluyor. Filmi, İşçi Filmleri Festivali’ne gönderirken “Acaba çeviri emeği emek sayılır mı?” diye düşündüğümüzü hatırlıyorum. Ulysses Çevirmek, İzmir’de festivalin açılış filmi oldu. Demek ki emek, dil farkı bilmezmiş, sermaye bilirmiş. Arkasında holdingler olan, arkasında hakim sınıflar olan festivaller, filmi tek şehirde dahi göstermeye çekinirken, tabandan örgütlenen bir festivalle filmimiz şehirleri dolaştı, gittiği her yerde sahiplenildi.
Eminim 20 yılı aşan bu yolculukta, başkalarının da bunun gibi, sansürün emek gücü ve dayanışma ile nasıl aşılabildiğini ortaya koyan çokça hikâye vardır. Altyazı Fasikül: Özgür Sinema olarak pandemi zamanı, bağımsız sinemacılarla, video eylemcilerle birlikte ürettiğimiz Aşağıdan Yukarıya video serisi de, bir bütün olarak sadece İşçi Filmleri Festivali’nde gösterildi. 11 videodan oluşan, süresi iki saati aşan zor bir seyirden bahsediyoruz (genelde böyle çok filmli seçkiler bir buçuk saati ender aşar). İşçi Filmleri Festivali seyircisinin Aşağıdan Yukarıya’yı ilgiyle izlemesi ve gösterim sonrası sordukları soruların isabetliliği, bize bir sonraki serimiz olan Görünür Görünmez’i tek bir bütün olarak, bir antoloji film olarak kurma ve sinema salonlarında gösterme cesareti verdi. Görünür Görünmez: Bir (Oto) Sansür Antolojisi’nin hayata geçirilmesinin ardında İşçi Filmleri Festivali’nde yaşadığımız bu cesaret verici deneyim vardır. Türkiye tarihinin ve bugününün tabu konularına temas eden antolojiye, arkasında bakanlık olan festivaller programında yer vermezken yine Documentarist ve İşçi Filmleri Festivali gibi emeğin ve dayanışmanın gücüyle ayakta duran festivaller alan açtı.
2012’de festivalin konuklarından biri, Ken Loach filmlerine yazdığı senaryolardan tanıdığımız Paul Laverty idi. O dönem Altyazı Sinema Dergisi olarak uluslararası festivallerin konuklarıyla sıkça söyleşi yapıyorduk ve politik konularda sorduğumuz sorulara genelde “Bu aslında politik bir film değil” cevabını alıyorduk. İşçi Filmleri Festivali’nde kendisiyle yaptığımız söyleşide de Laverty ile bu deneyimimizi paylaştık, bize şöyle cevap verdi: “Onlar, (Amerikan iktidarını ve emperyalist müdahalelerini yücelten filmlerin yapımcılarından bahsediyor) şiddeti sergileyişiyle, siyasete bakışıyla pornografik olan, Amerikan değerlerini yücelten bir film yapıyorlar ve bunun adı eğlence oluyor! Bizse Glasgow’daki bir alkolikle ilgili film yapıyoruz ve bu filme politik deniyor! (…) [B]ence hepimiz politik filmler yapıyoruz çünkü hepsi dünyaya nasıl baktığımızı, değerlerimizi ve seçimlerimizi yansıtıyor.” Laverty’nin verdiği bu cevabını, o günden beri zihnimde, yanımda taşıyorum, gittiğim her yere de taşıyorum, konu açıldığında paylaşıyorum. Artık festivaller için de benzer bir cevabım var. Onların sansürlü festivallerinin adı “kapsayıcılık” ise, bizim şehir şehir dolaşan festivalimizin adı da “ortak lüks”tür. Kristin Ross’un dediği gibi, Paris Komünü’nden bu yana bu böyledir. Utanmadan sıkılmadan, bu tür kavramları onlara teslim etmeden, emeği de eğlenceyi de, özgürlüğü de lüksü de onların tekellerine bırakmadan söyleyebiliriz.