“Bir pencere yeter bana bir tek pencere
Bilince ve bakışa ve suskunluğa
İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı
Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı
Ve sor aynadan
Adını kurtarıcının
Ve işte senden daha yalnız değil mi
Ayaklarının altında titreyen yeryüzü?”
— Füruğ Ferruhzad, Pencere, çeviri: Onat Kutlar & Celal Hosrovşahi
Raha Bohloulipour anısına
ve dünyanın dört bir yanında direnen, savaşan, mücadele eden
tüm kadınlara ve kuirlere…

8 Mart’a doğru yol alırken, yanımızda taşıdığımız umut, isyan ve neşeyi filmlerle birlikte yeniden hatırlamak istiyorum. Mücadelemizin dokunduğu seslere, yaşamlara ve deneyimlere doğru yürürken, sinema aracılığıyla başka bir dünyanın imkânına da uzanıyoruz böylece. Böylesi şiddetin, soykırımların, katliamların ve cinayetlerin yaşandığı bir zamanda; başka bir dünya ve adalet istemeye, birlikte oluşlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var belki de.

Bu ihtimale filmlerle yaklaşmak, bu olasılığı kendimize yeniden hatırlatmanın en güçlü yollarından biri. Bazen tek bir karede, bir bakışta, bir pencerede, bir dayanışma anında ya da bir isyanın içinde yalnız olmadığımızı fark etmek…

Hikâyelerimizi değiştiren şey belki de hikâyenin kendisidir. Yaşamı çoğaltan, mümkün olanın sınırlarını yerinden oynatan yerde. Bazen ortak oluruz, bazen tanık. Bazen bir hatırlayış, bazen birlikte tutulan bir yasta buluşuruz. Mücadeleye dayanışmayı, neşeyi ve isyanı katmanın yollarını ararız.

Sinema bir bellektir; şimdiyi de kapsayan bir bellek. Kimseyi geride bırakmayan, düzenin zincirlerini yeniden ve yeniden kıran; birleştirici mücadelemizin parçasıdır. Donna Haraway (2016) “Dünyanın sonunun tartışıldığı bu karanlık zamanlarda umutsuzluğa kapılmamak için yaratmaya, kurgulamaya ve aktarmaya cesaret etmeliyiz” der. Bu an; dayanılmaz bir şimdiki zamanla yüzleşirken, başka bir geleceği hayal etmeye cesaret eden bir sinema sahnesinde duruyor. İhtimamın serpildiği ve başka bir dünyanın mümkün olduğuna dair inadı ve umudu diri tutuyor.

Bu imkânın açacağı çoklu olasılıkları hayal etmeye; ama en çok da birlikte olagelme ihtimaline tutunuyorum. İşçi Filmleri Festivali’nin 20 yıllık arşivinden yola çıkarak hazırladığım seçkideki filmlerin izini, yaşamın öznesi olan kadınların deneyimlerinin çoğulluğu, karşılaşmaları ve kapsayıcılığını kucaklayan bir yerden sürüyorum.

***

Yola bir karavanla çıkıyoruz. Küresel feminizmin kalbine doğru uzanan bir yolculuğa…

2015 yılında Myriam Fougère, Türkiye’den başlayarak Balkanlar üzerinden İtalya, İspanya ve Portekiz’e uzanan, yirmi Avrupa ülkesini dolaşan genç feminist aktivistlerden oluşan bir kervana katılıyor. Feminista, dayanışmanın nefes aldığı bir yolculuğun izini sürüyor. Direniş biçimlerinin yeniden icat edildiği, baskı mekanizmalarına karşı kolektif mücadele yöntemlerinin geliştirildiği bu yolculuk; aynı zamanda kayıtsızlıkla ve varlıklarının sürekli silinmesiyle karşı karşıya kalan kadınların birbirlerinde güç ve dayanışmasına tanıklık ediyor. Feminista, enerjisi ve dayanışmasıyla, dünyanın en kitlesel feminist hareketleriyle birlikte yol almaya davet ediyor bizi.

Dayanışma ve direnişin izini sürerken, bu kez rotamızı başka bir coğrafyaya çeviriyoruz. 

Sementes: Mulheres Pretas, Brezilya’da Favela’larda işlenen cinayetlere karşı yürütülen mücadeleyi ve siyah kadınların politik örgütlenmesini odağına alıyor. Film, Marielle Franco suikastının ardından yükselen öfke ve yasın, 2018 seçimleri sürecinde Brezilya tarihinin en büyük siyah kadın liderliğindeki politik hareketlerinden birine dönüşmesini takip ediyor. Yasın hem birleştirici hem de dönüştürücü gücüne tanıklık ederken, kadınların yürüttüğü kampanyalar aracılığıyla, erkek egemen siyasetin karşısında kadınların sesi ve mücadelesiyle kurulan bir siyasal imkân tahayyülünü hatırlıyoruz. Film, kaybın içinden filizlenen kolektif direnişin ve umutlu bir geleceğin tohumlarını görünür kılıyor.

Buradan, savaşın, yıkımın ve katliamların hâlâ sürdüğü Suriye’deki yaşamlara ve göçmenlerin mücadelesine tanık oluyoruz. 

Andaç Haznedaroğlu’nun 2017 yapımı Misafir filmi, savaş nedeniyle göç etmek zorunda kalan Lena ve Meryem’in yolculuğunu anlatıyor. Savaşta ailesini kaybeden on yaşındaki Lena, küçük kız kardeşi ve komşuları Meryem ile birlikte Türkiye’ye sığınmak zorunda kalıyor. İstanbul’a vardıklarında ise bu kez büyük şehrin sertliği ve görünmez sınırlarıyla karşılaşıyoruz. Film, savaşların en görünmez kılınan ama en ağır biçimde etkilediği kırılgan yaşamları odağına alıyor; kadınların ve çocukların hayatta kalma mücadelelerine tanıklık etmemizi sağlıyor. 

Bugün dünyanın birçok yerinde otoriter rejimlerin saldırgan ve yıkıcı politikaları, kadınları hem ev içine hapsetmeye hem de ucuz emek gücü olarak sömürmeye devam ediyor. Savaşın ve şiddetin normalleştirilmesiyle birleşirken; artan yoksullaşma ve zorunlu göçlerin, savaşın yarattığı derin yaraların çoğu zaman görünmez kılındığını görüyoruz.

Buradan, bir aradalık ve dayanışma gerçekliğine uzanıyoruz.

Gacı Gibi, Deniz’in hikâyesiyle açılıyor. Deniz, Mersin’de seks işçiliği yaparak yaşamını idame ettiren bir trans kadın. Sokakta bir grubun nefret saldırısına uğruyor; ağır yaralanıyor. Aynı evi paylaştığı Ece ve Esmeray’ın dayanışmasıyla iyileşmeye çalışırken, bir yandan da Mersin’deki LGBTİ+ örgütlerinden biri olan 7 Renk Derneği’nin aktivistleriyle birlikte hak mücadelesini sürdürüyor. Gacı Gibi, Deniz ve arkadaşlarının gündelik yaşamlarına içeriden bir bakışla yaklaşıyor; ilişkilerine, dertlerine, kırılganlıklarına ve direniş pratiklerine tanıklık etmemizi sağlıyor. Deniz’in iyileşme süreci, kolektif bir dayanışmanın, birlikte iyileşmenin hikâyesine dönüşüyor. Samimi ve gerçekçi diliyle bir yandan bir iyileşme hikâyesi anlatılırken, diğer yandan Mersin’deki LGBTİ+ örgütlenmesine ve hak mücadelelerine tanıklık ediyoruz. Nefrete ve şiddete karşı dayanışmanın; görünür olmanın, birlikte kalmanın iyileştirici ve dönüştürücü gücünü yeniden hatırlıyor ve bir aradalığa, örgütlenmeye, dayanışmaya tutunuyoruz.

Dayanışmanın yaşattığı yerden, bir başka hak mücadelesine doğru yol alıyoruz: “Masal bitti! Külkedisi değil, ev işçisiyiz! Haklarımızı istiyoruz.”

Külkedisi Değiliz!, ev işçilerinin görünmez kılınan emeğine odaklanıyor. Emel Çelebi’nin 2006 yılında çektiği Gündelikçi belgeselinde yer alan kadınların bir kısmı, yıllar içinde İMECE Kadın Dayanışma Derneği çatısı altında örgütlenmeye devam etti. Dağınık ve güvencesiz koşullarda çalışan ev işçilerini bir araya getirmek, emeklerini görünür kılmak, sosyal haklarını kazanmak ve sendika kurmak için on yılı aşkın bir süredir mücadele ediyorlar. 

Külkedisi Değiliz!, ev işçilerinin hak arayışlarını ve sendikalaşma mücadelesini takip ediyor. Kadınlar olarak hepimizin pay aldığı “görünmez emek” meselesini yeniden düşünmeye çağırıyor bizi. Erkek egemen sistem ev içi emeği, yaşlı ve çocuk bakımını kadınların omuzlarına yüklerken; kapitalizm bu emeğin görünmezliğinden faydalanıyor. Bu yüzden, kadınların ve ev işçilerinin hak mücadelesi her gün yeniden kurulan, her gün yeniden hatırlanan bir mücadele.

Bu kez yönümüzü sese, emeğin içinden yükselen türkülere çeviriyoruz. 

Araştırmacı Filiz Bingölçe’nin 19 ilde 36 kadınla görüşerek hazırladığı Kadın İş Türküleri belgeseli, kadınların çalışırken söyledikleri şarkıları, manileri ve türkülerini bir araya getiriyor. Kadınlar bu türkülerde direnişlerini, isyanlarını, umutlarını ve hayallerini dile getiriyor.

“Nüfusun yüzde 51’ini oluşturan kadınlar dünyadaki işlerin dörtte üçünü yapıyor… Çok çalışıyor, çok yoruluyor, genellikle çok sömürülüyor… Ancak direndikleri, yaşama sevinçlerini kaybetmedikleri de bir başka gerçek. Direniş silahlarının başında elbet emekleri var, ve bir de dillerinden düşürmedikleri şarkıları diyebiliriz…” 

Bu sözler, yönetmen Filiz Bingölçe’nin Kadın İş Türküleri belgeselinin de çıkış noktası. Kadınların emeğin içinden kurduğu ses, aynı zamanda bir direnme ve var olma biçimi. Türküler, kadınların hem hafızası hem de mücadele aracına dönüşüyor.

Buradan, toprağın hafızasına ve kadınların görünmez emeğine ve kaybına doğru uzanıyoruz. 

Aşefçiler, Rüyalar, Otlar; kimsenin tohumunu atmadığı, sulamadığı, çitlerle sınırlandırmadığı yerlerde biten otları toplayan kadınları soruyla çağırıyor: “Bu kadınları kim hatırlıyor?” 

Belgesel, adını taşıyan çarşıda artık görünmeyen aşêfçi kadınların yokluğunu çok sesli bir fısıltı korosuyla dolduruyor. Ot topladıkları Diyarbakır Suriçi’ndeki Havsel Bahçeleri ve çarşıdan yola çıkarak, zamanla silinmiş bir pazar yerinin, bir kadın emeği tarihinin izini sürüyor. Şehrin şimdisinde görünmeyen bir geçmişin rüyası gibi beliriyor film: otların, isimlerin ve rüyaların belleğiyle. 

Yönetmen Zelal Sadak, belgeselin çıkış noktasını şöyle anlatıyor: “Gündüz gerçek çarşıyı görüyoruz. Gece metaforundaysa; kediler, sessizlik, korku duygusu var. Aslında bu, çarşının asıl yaratıcıları olan kadınların ruhunun günümüzde de orada olduğunu; geçmişten bugüne o mekânda varlıklarını sürdürdüklerini anlatmak için kurduğum bir kurguydu. Rüyalar da biraz buradan geliyor.”

Otlar ise aşêfçi kadınlarla, şifacılıkla ve toplayıcılıkla bağlantılı. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu bilgi, bugün de yaşamaya devam ediyor. Film otlardan ve rüyalardan oluşan başka bir arşivin peşine düşüyor. Aşêfçilerin isimleri tek tek fısıldanıyor: “Xamo, Behiye, Melek, Besê, Êyno, Nimet, Vesê…”

Ve şu soru yankılanıyor: “Asefçi kadınlara ne olmuş? Sürülmüşler. Köylerinden sürülmüşler. Çarşılarından sürülmüşler.”

Toprağın,emeğin belleğinden, başka bir toprağın direniş hattına uzanıyoruz. 

Nô Kumpu Guiné, Batı Afrika ülkesi Gine-Bissau’da tarımsal ekoloji yoluyla ataerkilliğe meydan okuyan kadınların mücadelesini takip ediyor. Kadınlar, kendi kendine yeterliliği esas alan üretim modelleri kurarken; zorla evliliğe, kadın sünnetine ve patriyarkal normlara karşı ses çıkarıyor. 

Bijagós Takımadaları’nın anaerkil köylerinden anakaradaki Müslüman, Hristiyan ve Animist topluluklara uzanan film, kadınların hem toprağı hem yaşamı nasıl savunduklarını görünür kılıyor. Gıda üretimi, agroekoloji ve bakım emeği çoğu zaman kadınların omuzlarında. Ev içi yükle birlikte sürdürülen bu mücadele, sömürgecilik karşıtı özgürlük hareketinin önemli isimlerinden Amílcar Cabral’ın mirasıyla buluşuyor. Kadın haklarını ve tarımı özgürlük mücadelesinin merkezine yerleştiren bu yeni kuşak, gücünü geri alıyor.

Buradan, sözü ve görüntüyü kadınlara bırakan bir başka pratiğine geçiyoruz. Sinemanın içerisinde sinemayı konuşuyoruz. 

Gotûbê Jin, Dersim, Amed ve Van’da düzenlenen gezici sinema gösterimleriyle Kürt Sineması’ndan derlenen filmleri kadınlarla buluşturan bir belgesel. Bazen bir köy evinin duvarında, bazen bir şehir salonunda kurulan bu gösterimler, yalnızca kadınlara açık bir alanda, kadın kadına konuşmanın imkânını yaratıyor. 

“Base, Berfe, Nigar, Helun, Emine, Jiyan ve daha birçok kadının filmlerden taşan hikâyesi; gösterimler sonrası yapılan söyleşilerle çoğalıyor.” (Kamera Arkası,2024) Birçok kadın, bu buluşmalarda kadınlık, erkeklik, patriyarka ve kendi yaşam deneyimleri üzerine söz alıyor. Belgesel, izlenen filmlerin yanı sıra; atölyelerde kurulan diyalogları, paylaşılan dertleri kayda geçiriyor. Dengbêj kadınların sesi, emekle, hafızayla ve politikayla iç içe geçerek başka bir anlatı alanı açıyor.

Seçkinin son filmini arşivden dışarı çıkarak 19 Ocak günü İran rejim askerleri tarafından öldürülen Raha’nın sinema ve edebiyatla kurduğu yaşam hatırasına dokunmak için seçiyorum. 

“Ne Cüretle Bunu İstersin” Mania Akbari (2022)

Mania Akbari, devrim öncesi İran sinemasına dair bir arşiv çalışması olarak okunabilecek “Ne Cüretle Bunu İstersin?” filminde, büyük ekrandaki kadın imgesi ve kadın bedeninin hafızasını kurcalıyor. 2011’den bu yana İran’dan fiili sürgünde yaşayan yönetmen, kadın bedenini performatif bir videonun merkezine alan önceki işlerine benzer biçimde, burada da kendi bedenine yön veren kadınlarla bir diyalog kuruyor. Bedeni, partiyarkal ve toplumsal baskına karşı bir direniş alanı olarak yeniden yaratıyor. 

Rejim tarafından yok edilen bir sinema arşivinden gün yüzüne çıkabilen yaklaşık yüz film klibi, bir çiçek dövmesinin etrafında örülen bir anlatıyla sonsuzluğa taşınıyor. Akbari, bastırılmış imgeleri yalnızca yeniden göstermiyor; onları beden, hafıza ve arzu üzerinden yeniden düşünmeye açıyor. 

Akbari, hem kendi bedenini hem de İran sinemasında yer almış tüm kadınların bedenlerini geri kazanıyor. Sessiz film döneminden İslam Devrimi’nin hemen sonrasına uzanan, ardından yasaklanan İran film tarihinden yapılan alıntılarla; özgürleşme, sömürü, kurtuluş ve nihayetinde baskının hikâyesi katman katman kuruluyor. Film, kadın bedeninin sinemadaki temsilini politik bir hafıza alanı olarak ele alıyor. 

İran’ıdaki feminist mücaledenin ve sinema hafızasının bugüne ulaştığı yerden mücadeleyi sürdüren Raha’ya… 

Tahran Üniversitesi’nde İtalyanca bölümü öğrencisi olan 23 yaşındaki Raha (Zahra) Bohloulipour , İran’daki protestolar devam ederken 9 Ocak 2026’da İran rejim güçleri tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. Cenazesi Firouzabad şehrine defnedildi. Raha, Telegram kanalında “Yaşamın büyük bir destekçisiyim” diye yazmıştı. Ölümünden birkaç saat önce protestolar devam ederken Telegram kanalındaki son mesajında ise şöyle yazmıştı: “Bir an için bağlantıdayım ve sadece şunu yazmak istiyorum: Kadın, Yaşam, Özgürlük sonsuza dek.”

Kaynaklar: